Kendim ve ülkemin
geleceği için tedirginim, üzülüyorum,
ürküyorum
22/01/2009
500 yıl önce ecdadımın Osmanlı tarafından kabul edilmesi hâlâ borç haneme
mi yazılı? Doğup büyüdüğüm,
bir vatandaş olarak görevlerimi yerine
getirdiğim, fiilen gelişmesine katkıda bulunduğum bu topraklarda hâlâ
misafir mi addediliyorum? Boynu bükük mü dolaşmalıyım?
LEYLA NAVARO
Türkiye’de Yahudi olmak: 500 yıllık
yalnızlık
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ırkçılık, ayırımıcılık ve
antisemitizmle ilgili üzerimde iz bırakmış iki anı var
belleğimde: Biri
Varlık vergisi sırasındaydı: Altı yaşlarında olmalıydım, dedemin
Yeşildirek’teki giysi dükkânına
Varlık Vergisi nedeniyle el konmuş,
Varlık Vergisi memurları evimize girmiş, alınabilecek eşyaları
inceliyorlardı.
Evde derin bir tedirginlik hâkimdi, dedemse bu durumdan
dolayı yatağa düşmüş, hastalanmıştı.
Belleğime kazınan diğer olay 6-7 Eylül felaketiydi. Dükkânımız
olmadığından, ailece maddi bir zarar görmediysek
de çok üzülüp, olup
bitenlerden dolayı ürktüğümüzü anımsıyorum. Bunların dışında, bana
doğrudan söylenen ya da
hissettirilen bir Yahudi karşıtlığıyla bugüne
dek karşılaşmadım.
‘Vatandaş
Türkçe konuş’
Sadece 1950 yıllarında ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ sloganlarının
yaygınlaştığı sıralarda ablamla birlikte Ladino veya
azınlık dilleri
konuşanlara sert bakışlar atarak “Vatandaş Türkçe Konuş” diye ihtar
ettiğimizi hatırlıyorum. 11-12 yaşlarında
olmalıydık. Şimdi utanarak
hatırladığım bu durumun, psikolojide ‘saldırganla özdeşleşme’ savunma
mekanizması
olduğunu artık biliyorum. Yani, saldırganlığa maruz kalan
kişinin, çok korktuğu durumlarda saldırganla özdeşleşmesi
ve onun gibi
davranmaya çabalaması...
11 yaş için belki de
anlaşılabilir, nispeten affedilebilir bir durum... ama erişkin
ve olgun
bir insan ya da bir ülke için elbette ki değil.
..
65 yıl önce Türkiye’de doğdum ve Türkiye’de yaşıyorum, annem, babam,
ecdadım Osmanlı İmparatorluğu’ndan
Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşmüş bu
toprakların çocuklarıdır... Türkiye’de okula gittim, bir Türk’le
evlendim, çocuk
sahibi oldum, çocuklarım Türk okullarına gitti,
evde Türkçe konuşuruz, Türkçe kitaplar yazdım, seminerler, konferanslar
verdim, yurtdışında katıldığım uluslararası çalışmalar ve yönetim
kurullarında Türkiye’yi azim ve gururla temsil ettim. Oralardaki
tanımım da “the Turkish woman”dır.
Türkiye’yi henüz tanımayan ya da önyargılı tanıyan Avrupa, Amerika ve
Asya’lılara gönüllü elçilik yaptım, ait olduğum
uluslararası yönetim
kurulunu (IAGP) binbir zorlukla ikna ederek uluslararası bir mesleki
kongrenin Türkiye’de yapılmasını
sağladım (IAGP Uluslararası Grup
Psikoterapileri Kongresi, Istanbul, 2003) 30 yıllık meslek hayatımda
bana danışanların
yüzde 90’ının kimlik din hanesi Müslüman’dır, bunlar
arasında geleneksel olarak başı kapalı olanlar gibi, türbanlı kadınlarla
da çalıştım ve halen de çalışmaktayım. Devlete ait bir üniversitede
öğretim görevlisiyim ve bunun yanı sıra çeşitli devlet
ve özel kurumlar,
sivil toplum kuruluşları ve benzer projelere aktif olarak katkıda
bulundum, 99 depreminde aylarca gönüllü
seferberliğe katıldım. Eşit bir
vatandaş olarak vergilerimi düzenli ödemekteyim, ülkenin maddi ve manevi
çıkarlarıyla yakından
ilgili ve aktifim. Şimdi bana söyler misiniz? Din
hanemde Yahudi yazdığı için mi ben bu ülkede bir günden diğerine düşman
hanesine sokuldum? Saldırılacaklar, tehdit edilecekler listesine dahil
edildim?
Ortadoğu’da yaşanmakta olan savaşta kendinden menkul taraf tayin edildim.
Beni yakından tanıyanlar savaş hakkındaki
düşünce ve değerlerimi, savaş
nedeniyle ölen ve öldürülenlere hassasiyetimi bilirler.
Kaldı ki esas mesele bu değil. Ortadoğu’daki savaşın faturası din
hanemde ‘Yahudi’ yazdığı için bana çıkarılıyor.
“Sizleri İspanya’dan
kurtaran Osmanlı’nın torunlarıyız” dendiğinde ne kastediliyor acaba? 500
yıl önce ecdadımın
Osmanlı Padişahı tarafından kabul edilmesi hâlâ maddi
manevi borç haneme mi yazılı? Doğup büyüdüğüm, bir vatandaş
olarak
görevlerimi yerine getirdiğim, fiilen gelişmesine katkıda bulunduğum bu
topraklarda hâlâ misafir mi addediliyorum?
Boynu bükük mü dolaşmalıyım?
Tehdit altında kalmaya namzet miyim? Ve bu durumu sindirmeli miyim?
Türk Yahudi’lerinin en önemli niteliklerinden biri ülkelerine vefa ve
sadakattır. Yıllardan beri Türkiye’den göç etmiş
Türk kökenli Yahudiler
hala Türkçe konuşur, kendi aralarında toplanır, Türkçe TV dizi ve
filmleri seyredip, Türk yemekleri yer,
Türkçe şarkılar söylemeyi
severler. Türkiye’yi terketmiş olmalarına rağmen kökenlerine sadakatle
bağlıdırlar. Aynı duygu
Türkiye’de yerleşik Yahudilerde de güçlüdür,
ülkeyi sever, dış dünyanın önyargılarına karşı azimle korurlar. Ben de
kendimi
aynı vefalı zihniyete ait görür, yurtdışındayken Türkiye’ye laf
kondurmam, yerel değerlerin tanınması ve yüceltilmesine inanırım.
Irkçılığa dur
Ancak bugün içimde bir şeyler kırıldı... Kendimi ait addettiğim ülkem
beni eşit vatandaşı olarak görmüyor, din hanemde
yazılı olan ibareden
dolayı zımnen taraf yapıp düşmanlaştırıyor, devletine ve vatandaşlarına
sahip çıkmakla yükümlü devlet
sorumluları ve kimi medya saldırganlık ve
düşmanlığı kışkırtıcı söylemlerden çekinmiyor ve ülkeyi ele geçirmekte
olan ırkçılık
dalgasına ‘dur’ diyemiyor, demiyor...
Demek ki 500 yıldır yaşamakta olduğumuz, kendimizi ait hissettiğimiz,
manen sahiplenip manen savunduğumuz bu topraklarda
ülkenin diğer
vatandaşlarıyla hangi etnik kökenden veya dinden/ mezhepten olurlarsa
olsunlar kader birliği yaptığımızı, birlikte
mücadele ettiğimizi
sanırken, ne kadar da yalnızmışız aslında...
O kadar sözü edilen, gururla taşınan ‘kültür mozaik’i sadece bir
turistik slogan, bir yanılgı, yanılsamaymış... Esas arzu edilen,
amaçlanan ‘mozaik’i tek renge indirgemekmiş... Birlikte ortak kaderini
paylaştığım, iyi ve kötü günlerde ‘ne olacak
bu durumumuz?’ diye ülke
sorunlarına hayıflandığım kimi vatandaşlar demek beni potansiyel düşman
olarak addedecek,
canımı yakmak ya da yoketmek isteyecek... Bugün kendim
için üzülüyorum, tedirginim ve nisbeten ürküyorum, ama açıkça
söylemem
gerekirse Türkiye’nin ırkçılığa kaymakta olan geleceği için de eşit
derecede tedirginim, üzülüyor ve ürküyorum.
Ve bu gidişe bilinçli ve
sorumlu bir ‘dur’ denmezse Türkiye’nin kendini büyük bir yalnızlığa
mahkûm edeceğinden korkuyorum.
Karanlık bir yalnızlığa...
Leyla
Navaro: Uzm. Dan. Psikolog/Yazar; Boğaziçi Üniversitesi öğretim
görevlisi
==========================================================
Burçak Güven: Türk Yahudileri'ne yapılan büyük haksızlık
Türk Musevi Cemaati'nin bu haftaki, "Türk
Yahudilerinden Kamuoyuna Duyurusu", Başkan Silvio Ovadya'nın ağzından
yayınlandığında fazla yer bulmadı medyada. Hürriyet'te küçük bir haber,
Şalom gazetesinde bir bölüm, birkaç İnternet sitesinin
alt sıralarda
duyurması dışında pek bir ses getirmedi doğrusu.
Ovadya'nın ağzından, dikkatli seçilmiş cümlelerle ve
zarif bir üslupla kamuoyuna duyurulmaya çalışılan bu bildiri,
ne yazık
ki hedeflediği üzere kamuoyunun dikkatini çekmeyi başaramadıysa da
ortada 'Türkiye Yahudileri'nin dışında
kalan Türkler' tarafından
algılanamayan ama çok ciddi bir durum var.
Lafı dolandırmaya falan hiç gerek yok. Türk
Yahudileri, kendilerine son dönemde reva görülen muameleden son derece
rahatsız, maruz bırakıldıkları eleştiri ve açık saldırılar yüzünden
ciddi biçimde tedirgin hatta ne yapacağını bilmez durumda.
Yahudi
cemaati içinde, son dönemde Gazze'de olanlar yüzünden kendi ülkelerinde
'öteki' konumuna düşürülmüş olmaları
son dönemin birinci gündem maddesi.
Bu insanlar çocuklarını okula gönderirken, evlerine
girip çıkarken, işlerini yaparken son derece büyük bir tedirginlik
içinde
yaşıyor. İşin garip tarafı, içine düştükleri bu 'ait olmama' ve
'her an kendilerinin veya sevdiklerinin başına bir şey gelebilir
korkusu', sahipleri arasında bulundukları ülkenin insanlarından
kaynaklanıyor.
İsrail'in yürütmekte olduğu operasyonu kınayan bir
bildiri yayınlamaları isteniyor, işyerlerinin önünde protesto
gösterileri
yapılıyor, Yahudi ve İsrail düşmanlığının sorumlusu ya da en
azından yandaşıymış gibi bir muameleye maruz kalıyorlar.
Oysa en son
kontrol ettiğimde onlar da bu ülkenin, en az bizim kadar (yani Yahudi
olmayan diğer tüm etnik ve kültürel
kökenli insanlarını kast ediyorum)
vatandaş ve hak sahibiydiler. Ne oldu da birden bu haklarını ve
konumlarını kaybettiler?
Bin Ladin'in ya da Hamas'ın kanlı eylemlerinden sonra
AB veya Amerika da, "Türkiye Müslümanları kınama yayınlasın"
buyursa ne
hissederiz acaba? Türkiye'de birtakım gruplar kendilerini bu vatanın öz,
diğerlerini 'üvey' evladı sayma cüretini
nereden buluyor merak ediyorum.
Sağdan sayıyorum aynı, soldan sayıyorum aynı sonuç çıkıyor oysa.
İş ve vatan sahipliği hakkı, bu topraklara daha
önceden gelmeye dayandırılıyor adeta. Biz yani Osmanlı İmparatorluğu,
500 yıl önce İspanya'dan kovulan Yahudilere kucak açarak 'büyüklük
göstermişiz ve onlar da bunun diyeti ödemeliymiş'
görüşü, bazılarınca
utanmadan dile getirilip tartışılabiliyor.
"Erken gelen oturur" kuralı
geçerliyse bizden binlerce yıl önce Anadolu'ya gelmiş kavim ve
kültürlerin haklarını nasıl teslim
edeceğiz o zaman? Ayrıca 500 yıl önce
Yahudilere bu toprakları açtığında Osmanlı, bir grup başıbozuklar ordusu
mu aldı
sınırlarından içeri? O dönem gelen Yahudiler servetlerini,
ticaret ve zanaat bilgilerini, makbul Avrupa görgü ve kültürünü
getirdiler bu topraklara. Osmanlı elitleri Yahudileri 'buyur' ederken,
bunları hesaplamadı mı sanki?
Kaldı ki Osmanlı'nın üzerinden çok sular aktı. O dev
medeniyetin ve kültürün üzerine eşitlik üzerine temellenmiş koskoca
bir
cumhuriyet kuruldu. Bu yapının en temel taşı; herkesin eşit haklara
sahip olması ve kimsenin daha imtiyazlı veya daha
fazla hak sahibi
olduğunu iddia edememesi. Biz, Osmanlı'dan bile böyle bir eşitsizlik
kültürü devralmadık ki aradan geçen
bunca zamana rağmen düşünce
sistematiğimizde bu kadar geri düşelim.
Türkiye Yahudileri, bu ülkenin herkes kadar
sahibidir. Şu anda içinde bulundukları 'dışlanmışlık' ve
'ötekileştirilmişlik'
hissini asla hak etmemektedirler. Geçenlerde
anneannesini kaybeden Yahudi bir dostum, Musevi cemaatinin tedbirli
davranma
arzusu üzerine ölüm ilanı bile vermeden uğurlamak zorunda kaldı
canının içini. Hayatını bu topraklarda geçirmiş, tüm maddi
ve duygusal
yatırımını bu ülkeye yapmış insanlara sizce de büyük haksızlık olmuyor
mu bu tavırlar? Yahudileri bırakın,
kendi vicdanınız kaldırıyor mu
bunları? Çocuklarınız için oluşturmak istediğiniz örnek, onlara bırakmak
istediğiniz ülke bu mu?
SABAHTAN)(Burçak
GÜVEN –18.01.09
==========================================================
AMERICA AS THE LAST MAN STANDING
Lost Europe.'In
a generation or two, the US will ask itself: who
Here is the speech of Geert
Wilders, Chairman, Party for Freedom,
the Netherlands, at the Four
Seasons, New York introducing an Alliance
of Patriots and announcing the
Facing Jihad Conference in Jerusalem.
The speech was sponsored by the
Hudson Institute on September 25.
Dear friends
Thank you very much for
inviting me.
I come to America with a
mission. All is not well in the old world.
There is a tremendous danger
looming, and it is very difficult to be
optimistic. We might be in the
final stages of Islamization of Europe.
This not only is a clear and
present danger to the future of Europe itself
it is a threat to America and
the sheer survival of the West.
The United States as the last
bastion of Western civilization,facing and
Islamic Europe.
First I will describe the
situation on the ground in Europe.Then, I will say
a few things about Islam. To
close I will tell you about a meeting in Jerusalem.
The Europe you know is
changing. You have probably seen the landmarks.
But in all of these cities,
sometimes a few blocks away from your yourist
destination, there is another
world. It is the world of the parallel society
created by Muslim
mass-migration. All throughout Europe a new reality is
rising: entire Muslim
neighborhoods where very few indogenous people
reside or are even seen. And if
they are,they might regret it. This goes for the
police as well.
It's the world of head scarves,
where women walk around in figurless tents,
with baby strollers and a group
of children. Their husbands, or slaveholders
if you prefer walk three steps
ahead.
With mosques on many street
corners the shops have signs you cannot read.
You will be hard-pressed to
find any economic activity. These are Muslim
ghettos controlled by religious
fanatics. These are Muslim neighborhoods, and
they are mushrooming in every
city across Europe. These are building-blocks
larger
portions of Europe, street by street for
territorial control of increasingly
neighborhood by neighborhood,
city by city.
There are now thousands of
mosques throughout Europe. With larger
congregations than there are in
churches. And in every European city
there are plans to build
super-mosques that will dwarf every church
in the region. Clearly, the
signal is:we rule
Many European cities are
already one-quarter Muslim: just take Amsterdam,
, Marseille and Malmo in
Sweden. In many cities the majority of the under-18
population is Muslim. Paris is
now surrounded by a ring of Muslim
neighborhoods. Mohammed is the
most popular name among boys in many
cities. In some elementary
schools in Amsterdam the farm can no longer be
mentioned, because that would
also mean mentioning the pig, and that would be
an insult to Muslims. Many
state schools in Belgium and Denmark only serve
halal food to all pupils. In
once-tolerant Amsterdam gays are beaten up
almost exclusively by Muslims.
Non-Muslim women routinely hear 'whore,whore
. Satellite dishes are not
pointed to local TV stations,but to stations in the
Country of origin. In France
school teachers are advised to avoid authors
deemed offensive to Muslims,
including Voltaire and Diderot, the same is
increasingly true of Darwin.
The history of the Holocaust can no longer be
. taught
because of Muslim sensitivity
In England sharia courts are now officially part of the
British legal system.. Many neighborhoods in France are
no-go areas for women without
head scarves. Last week a man
almost died after being beaten
up by Muslims in Brussels because he was,
drinking during the Ramadan.
Jews are fleeing France in record numbers
on the run for the worst wave
pf Anti-Semitism since World War II.
French is now commonly soiken
on the streets of Tel-Aviv and Netanya in
Israel. I could go on forever
with stories like this.Stories aboit Islamization.
A total of fifty-four million
Muslims now live in Wurope. San Diego University
recently calculated that a
staggering 25 percent of the population in Europe will
be Muslim just 12 years from
now. Bernhard Lewis has predicted a Muslim
majority by the end of this
century.
Now these are just numbers. And
the numbers would not be threatening if the
Muslim-immigrants had a strong
desire to assimilate. But there are few signs
of that.
The Pew Research Center
reported that half of French Muslims see their
loyalty to Islam as greater
than their loyalty to France. One-third of French
Muslims do not object to
suicide attacks. The British Centre for Social
Cohesion reported that
one-third of British Muslim students are in favor of a
worldwide caliphate. Muslims
demand what they call 'respect'.And this is how
we give them respect. We have
Muslim official state holidays.
The Christian-Democratic
attorney general is willing to accepy sharia in the
Netherlands if there is a
Muslim majority.We have cabinet members with
Passports from Morocco and
Turkey.
Muslim demands are supported by
unlawful behavior, ranging from petty
crimes and random violence, for
example against ambulance workers and
bus drivers, to small-scale
riots. Paris has seen its uprising in the low-income
suburbs, the banlieus. I call
the perpetrators settlers. Because that is what they
They do noy cime to
integrate into our societies, they come to integrate our
society into their
Dar-al-Islam. Therefore they are settlers.
Much of this street violence I
mentioned is directed exclusively against
non-Muslims, forcing many
native people to leave their neighborhoods, their
cities, their countries.
Moreover, Muslims are now a swing vote not to be
ignored.
of Banu Qurayza. If it is good
for Islam,it is good,If it is bad fir Islam,it is bad.
Let no one fool you about Islam
being a religion. Sure it has a god, and
,
a here-after, and 72 virgins.
But in its essence Islam is a political ideology.
It is a system that lays down
detailed rules for society and the life of every
person. Islam wants to dictate
every aspect of life. Islam means 'sumbission'
. Islam is not compatible with
freedom and democracy, because what it strives
for is sharia. If you want to
compare Islam to anything, compare it to
communism or
national-socialism, these are all totalitarian ideologies.
The public has wholeheartedly
accepted the Palestinian narrative, and sees
Israel as the aggressor. I have
lived in this country and visited it dozens of
times. I support Israel. First,
because it is the Jewish homeland after two
thousand years of exile up to
and including Auschwitz, second because it is
a democracy, and third because
Israel is our first line of defense.
This tiny country is situated
on the fault line of jihad frustrating Islam's
territorial advance. Israel is
facing the front lines of jihad, like Kashmir,
Kosovo,the Philippines,Southern
Thailand, Darfur in Sudan, Lebanon, and
Aceh in Indonesia. Israel is
simply in the way. The same way West-Berlin
was during the Cold War.
The war against Israel is not a
war against Israel. It is a war against the West.
It is jihad. Israel is simply
receiving the blows that are meant for all of us.
If there would have been no
Israel,Islamic imperialism would have found
other venues to release its
energy and its desire for conquest.
Thanks to Israeli parents who
send their children to the army and lay awake
at night, parents in Europe and
America can sleep wll and dream, unaware
of the dangers looming.
Many in Europe argue in favor
of abandoning Israel in order to address
the grievances of our Muslim
minorities.But if Israel were,God forbid,to go
.
down, it would not bring any
solace to the West. It would not mean our
Muslim minorities would all of
a sudden change their behavior, and accept
our values. On the contrary,
the end of Israel would give enormous
encouragement to the forces of
Islam. They would, and rightly so, see the
demise of Israel as proof that
the West is weak, and doomed. The
end of Israel would not mean the
end of our problems with
Islam, but only the beginning.
It would mean the start of the final battle for
world domination. If they can
get Israel,they can get everything. So-called
journalists volunteer to label
any and all critics of Islamization as a
'right-wing
extremists' or
'racists'.
In my country, theNetherlands, 60 percent
of the population now sees the
mass immigration of Muslims
as the number one policy
mistake since World War II. And another
Islam as the biggest threat.
Yet there is a danger greater 60
percent sees
danger than terrorist attacks,
the scenario of America as the last man
standing. The lights may go out
in Europe faster than you can imagine.
An Islamic Europe means a
Europe without freedom and democracy
an economic wasteland, an
intellectual nightmare and a loss of military
might for America - as its
allies will turn into enemies, enemies with
atomic bombs. With an Islamic
Europe, it would be up to America alone
to preserve the heritage of
Rome, Athens and Jerusalem.
Dear friends, liberty is the
most precious of gifts. My generation never had
Fight for his freedom, it was
offered to us on a silver
platter, by people who fought for
it with their lives. All
throughout Europe American cemeteries remind us
of the young boys who never
made it home, and whose memory we cherish.
We can only hand over this hard
won liberty to Europe's children in
the same state in which it was
offered to us. We cannot strike a deal with
mullahs and imams. Future
generations would never forgive us. We cannot
squander our liberties.
We simply do not have the right to do so
---------------------------------------------------
Ahu
Özyurt
ABD’nin en
güçlü 5 Yahudi örgütü, Başbakan Erdoğan’dan Türkiye’de anti-Semitizme
karşı harekete geçmesini istedi. Erdoğan’a 4 yıl önce ödül
veren ADL
Başkanı, gelişmelerden Başbakan’ın da sorumlu olduğunu söyledi
23.1.2009
Mektubu
imzalayan isimlerden ADL Başkanı Foxman, 4 yıl önce Erdoğan’a “Cesaret
Ödülü” vermişti. New York’ta 10 Haziran 2005’te düzenlenen
törende
konuşan Erdoğan, “Türkiye’de anti-Semitizmin yeri olmadığını”
söylemişti.
ABD’nin en güçlü beş Yahudi sivil toplum kuruluşu, Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan’a yazdıkları ortak mektupla, Türkiye’de yükselen
anti-Semitizm
(Yahudi karşıtlığı) konusundaki endişelerini dile
getirdiler ve Erdoğan’ı gerekeni yapmaya davet ettiler. Ayrıca
Milliyet’e konuşan iki kuruluşun yöneticileri,
“Bu gidişatın sonuçları
ciddi olur” dedi.
American Jewish Committee (AJC), B’nai B’rith, Anti-Defamation League
(ADL), Conference of Major American Jewish American Organizations
ve
Jewish Institute for National Security Affairs’in, Erdoğan’a önceki gün
gönderdikleri ortak imzalı mektupta, İsrail’in Gazze politikasının
anti-Semitizmi
haklı çıkarmayacağı vurgulandı; Türkiye’deki Yahudilerin
endişe içinde olduğu belirtilerek, isim vermeden resmi makamlar
eleştirildi.
“İsrail Konsolosluğu önünde Yahudilere nefret yağdırılıyor. İstanbul’un
her yerindeki billboardlarda Yahudi karşıtı sloganlar yer alıyor. Bir
mağazanın
camına, ‘Sahibi Yahudidir bundan alış veriş yapmayın’ yazılı
poster asılıyor” denilen mektupta, “Bugün Türkiye’deki Yahudi
dostlarımız, kendilerini kuşatılmış
ve tehdit altında hissediyorlar.
Ülkede yükselen anti-semitizm ile resmi makamların ortamı alevlendiren
söylemleri arasında bir bağ olduğu ortada” denildi.
Bizler
dosttuk
Türkiye’deki gelişmeleri Milliyet’e yorumlayan ADL Başkanı Abraham
Foxman, gelinen noktada Erdoğan’ın sert açıklamalarının payı olduğuna
inandığını
belirtti. Foxman, “Türkiye bizim dostumuzdu. Bizler
dosttuk... Hâlâ inanamıyorum. Çok üzgün ve şaşkınım. Türkiye’deki
Yahudiler tehdit altındalar. İsrail’in
politikalarını
beğenmeyebilirsiniz. Ama bunu da eleştirmenin bir yolu vardır. Yahudiler
kuşatılmış ve tehdit altında hissediyorlar; bunda Milli Eğitim
Bakanı’nın
yaptığı uygulamaların, Başbakan’ın sözlerinin çok büyük
etkisi var. Başbakan’ın kelimelerini çok bilinçli seçtiği ortada. Çok
sert konuşuyor. ‘Medyayı Yahudiler
kontrol ediyor. Onlar beni istemiyor’
gibi cümleler kullanıyor. Biz dosttuk. Bu duruma nasıl geldik?” dedi.
Kongre’de kriz kapıda
AJC Devletlerarası İlişkiler Koordinatörü Jacob Isaacson da, “Bir
kaynağı zehirlemeye bir kere başlarsanız bunun nereye varacağını
bilemezsiniz.
Bu gelişmelerin politik, sosyal ve kültürel yansımaları
olur. Türkiye’deki Yahudi cemaati ile yakın temas halindeyiz ve çok
endişeliyiz” ifadelerini kullandı.
Washington kulislerinde Başkan Barack Obama yönetimi ile birlikte
düğmeye basan Ermeni lobisinin ‘soykırım’ tasarısını bu kez Kongre’den
geçirmeye çok
kararlı olduğu belirtiliyor. Yıllardır Türkiye’ye destek
olan Yahudi lobisininse bu kez ne yapacağı merakla bekleniyor.
Etkili bir cemaat önderi, “Bu kez çok zorlanırız. Eskiden sadece Türkiye
haklı olduğu için değil, dostumuz olduğu için de Türkiye’nin tezine
destek
bulabiliyorduk. Bu noktada bunu söylemem zor” dedi. Bir başka
isimse, “Biz bu konuda artık hiç yokuz. Kongre’nin de bu meseleye dahil
olmaması
gerektiğine inanıyoruz. Türkiye ve Ermenistan kendi arasında
çözsün” dedi.
Mektubun
tam metni
Sayın
Başbakan Erdoğan,
Size, son günlerde Türkiye’de artan Yahudi karşıtı gösterilerden
duyduğumuz derin endişeyi anlatmak için yazıyoruz.
Pekçok olay bizde sıkıntı ve üzüntü yaratıyor. İsrail Konsolosluğu
önünde Yahudilere nefret yağdırılıyor. İstanbul’un her yerindeki
panolarda Yahudi
karşıtı sloganlar yer alıyor. İstanbul Üniversitesi
yakınlarındaki bir mağazanın camına ‘Sahibi Yahudidir bundan alış veriş
yapmayın’ yazılı bir poster
asılıyor. İzmir sinagoguna yapılan saldırı
kentteki tek sinagogu da neredeyse kapatılma noktasına getirdi.
Hükümetinizin Gazze politikası ve sizin son dönemdeki çok sert
ifadelerinizle hemfikir değiliz. Çatışmanın sorumluluğunun Hamas’ta
olduğuna ve
İsrail’in kendini savunma hakkını korumaya mecbur olduğuna
inanıyoruz. Ama yine de, bu tip fikir ayrılıklarının ne Türkiye’de ne de
başka biryerde
anti-Semitizm üzerinden yansıtılması haklı kılınamaz.
Türkiye yüzyıllardır Yahudilerin yaşadığı bir toprak olmakla haklı
olarak övünür. Ama bugün Türkiye’deki Yahudi dostlarımız kendilerini
kuşatılmış ve
tehdit altında hissediyorlar. Ülkede yükselen
anti-Semitizm ile resmi makamların ortamı alevlendiren söylemleri
arasında bir bağ olduğu ortada.
Türkiye’nin bölgesindeki önemli rolünü anlıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti
ile derin geçmişi olan bir dostluğumuz ve Hükümetiniz ile olan
ilişkimize de büyük
değer veriyoruz. Daha önceleri anti-Semitizm’i
‘insanlık suçu’ sayan görüşlerinize binaen, derin endişelerimizi
bildiriyor ve bu nahoş gelişmeleri bilginize sunuyoruz.
Saygıyla
Mektubu
yazan gruplar
American Jewish Committee-Amerikan Yahudi Komitesi (AJC):
1906’da
ABD’de Rus göçmeni Yahudiler tarafından kurulmuş en köklü kuruluşlardan.
Başkanı David Harris. New York’taki ana merkezi dışında 29 şubesi, 3
bağımsız yan kuruluşu ve ABD dışında da 8 ofisi, 175 bin üyesi ve 50
milyon
dolarlık bir bütçesi var.
Anti-Defamation League-İftira ile Mücadele Birliği (ADL):
1913
yılında Yahudilerin adil muamele görmesi ve iftiralara karşı korunması
için kuruldu.
Başkanı Abraham Foxman, her sene en az iki kere Türkiye’ye
gelen ve Ankara’da Başbakan’ı ziyaret eden bir isim. Başbakan Erdoğan’a
2005’te “Cesaret Ödülü”
vermişti.
B’nai
B’rith:
Yahudi karşıtlığıyla mücadeledeki en büyük
uluslararası grup. 1843’ten bu yana faaliyet gösteriyor. 50 ülkeye
yaygın bir etki ağı var.
Conference of Presidents of Major American Jewish Organisations-ABD
Yahudi Dernekleri Başkanları Konferansı (CPMAJO):
ABD’deki 51 büyük Yahudi
kuruluşunun başkanlarının oluşturduğu bir üst
yapı. 50 yıllık bir geçmişi var. Mektuba imza koyan isim İcra Kurulu
Başkanı Malcolm Honlein.
Jewish
Institute for National Security Affairs-Ulusal Güvenlik İşleri için
Yahudi Enstitüsü (JINSA):
1973’teki
Yom Kippur Savaşı’ndan sonra kuruldu. 17000’in
üzerinde üyesi var. Eski
başbakan Tansu Çiller, emekli Orgeneral Çevik Bir ve işadamı Mehmet Emin
Karamehmet bu kuruluşun ödül verdiği isimler arasında.
İstanbul Kurtuluş’taki bir cep telefonu bayisinin kapısına astığı bu
poster, GSM operatörünün rahatsızlığı üzerine indirilmişti. Türkiye’de
doğrudan
Yahudileri hedef alan benzeri afişlere de rastlamak mümkün.
MILLIYETTEN
==========================================================
ISRAIL’I ELESTIRMEK ICIN YANIP TUTUSMAK ANTISEMITIZMDIR
Yelda Özcan, 27 Ocak 2009
Israil’in yillardir süren Hamas saldirilarina karsilik vermesiyle
birlikte dünyanin
hemen her yerinde oldugu gibi Türkiye’de de antisemitizm „normal
seviyesinin“ cok
üstüne cikti: antisemitler bu kez güvercin kiliginda idiler,
kahrettikleri de savas
degil, Israil idi, ve bir cirpida da Yahudiler, Yahudilik/Musevilik.
Hamas bombalarinin terörü altinda son dort yili agir olmak uzere 8 yil
geciren
Israil’de 6 aylik ateskes sirasinda cocuklar ateskeste olan bir ülkenin
cocuklari gibi
bile okula gidemediler, bahcede oynayamadilar, haftasonu arkadaslariyla
bulusamadilar. Cunku ateskese ragmen Gazze’den füze ve bomba yagiyordu –
ateskes sirasindaki sayi enaz 538. Israil Gazze’den cekilmeseydi, bu
barisci adimi
atmasaydi, 1986 dogumlu Gilat Şalid simdi tibbi bir laboratuarda
calisiyor olabilirdi.
Islamci üc örgütün Haziran 2006’da kacirdigi Gilat hala Hamas elinde
rehin. Israil’in
Gazze Seridi’nden cekildigi 2005 yilindan bu yana oradan 6500’den fazla
roket ve
bomba firlatildi. Sadece 19-26 Aralik 2008’de mesela 170 roket dustu
Israil'e.
Israil buna cevap vermeye kalkti ya, ilk atista, ilk gün dünyanin bütün
antisemitleri
"bildi" ki onun bu yaptigi „insanlık dışı”dir, bu bir „katliamdir“, „insanlik
sucudur“,
„soykirimdir“. Kendi soykirimlarina bir türlü soykirim diyemeyenler,
bunu inkar
edenler, Yahudi’yi fail olarak görmekte ve göstermekte hic ikircige
düsmediler.
Türkiye’ye komsusu Suriye'den haftada 200 roket atilsa neler olurdu, bir
hayal edin.
Her devlet gibi Israil de vatandaslarini -Yahudi, Arap! – koruma
gerekcesiyle
karsisindaki militer güce militer karsilik verdi. Ve 27 Aralik 2008’den
itibaren neler
oldu? Daha ilk ateste R. Tayyip Erdogan “Israil insanlik sucu isliyor”
dedi, islamci
basbakanin izinde IHD solugu Israil Konsoloslugu önünde aldi. Cuma
namazi cikisi
cihad ilan edenleri hic elestirmeyen, islamin iktidari icin
demokrasilere karsi savas
acanlari mazlum olarak kabul eden IHD ve benzerlerinin geldigi nokta bu,
pogrom
havasina katkida bulunmak. Bunlari takiben AKPli Istanbul Belediyesi
sokaklari
"Musa'nin çocuklarina" hitap eden pankartlarla donatti, Kayseri’de
sendika üyeleri
Israil Büyükelçiligi'ne kan gönderdi, laik (!) CHP Israil’i tekbirlerle
protesto etti.
Tehditkar „Yahudiler bekleyin biz geliyoruz!“ afisleri, Yahudi’den
alisveris etme
listeleri, duvarlarda uzerine carpi cizilmis Davut Yildizlari, nazi
sembolleri ve „Hitler
bütün Yahudileri öldürseymis de bugünler olmasaymis“ diyen gazete
okurlari 1 ve
bunlarin sokak gösterileri...
Türkü, Kürdü2, Sünnisi, Alevisi3 Yahudilere karsi pogrom havasina
girdiginde, önce
„Savas Bahane, Antisemitizm Her Yerde“, daha sonra „Her Firsatta
Antisemitizm“
„Bir okurum da geçen gün telefon etti ve ‚Hitler heykeli dikmek
istiyorum. Yasasa gidip boynuna
sarilasim var’ dedi. Kulaklarima inanamadim. ‚6 milyon insandan söz
ediyoruz’ dedim, ‚farkinda
misiniz?’ ‚Evet farkindayim, keske daha da fazla olsaydi’ dedi. Deli
olmaliydi ama gayet de akli basinda
bir kadindi. Feverana gelmis, böyle diyor. Üstelik bir sürü Yahudi
komsusu da varmis zamaninda. Çok
da severmis onlari ama.. Olsun.. Hitler bütün Yahudileri öldürseymis de
bugünler olmasaymis.“
Içimizdeki katil ve zorbayla yüzlesmek, Mutlu Tönbekici, 09 Ocak 2009
htttp://www.haber7.com/haber/20090109/Icimizdeki-katil-ve-zorbayla-yuzlesmek.php
Ibrahim Tatlises, Ibo Show, atv, 04.01.2009http://
www.youtube.com/watch?v=uF9SisEcZKU
Yildiz Tilbe’nin bedduasi
http://www.haber3.com/news_detail.php?id=436807
adini alan imza metnini Ayse Günaysu dahil 4 kisi yazdik. Sonra Ayse
sagdan,
soldan gelen tepkiler uzerine kendi cevabini kaleme aldi5. Ben de
Türkiye’de
antisemitizme karsi imza toplamak üzere yazilan bir ortak metne ne yazik
ki hala
giremeyecek görüslerimi ifade etmek istiyorum, burada
Türkiye’deki arkadaslar her bir yandan saldiri ve elestirilere muhatap
olmak zorunda
kaldilar. Ne tür email bombardimanlarina tutulmus olduklarini asagida
siralayacagim
örneklerden anlayacaksiniz. Ve, metnimiz tamamdir, belki ilan da yapariz
diye onu
kisaltmaya kalktigimda bir de gördüm ki, "savasin diger müsebbibi Hamas"
seklinde
bir ifade eklenmis. Basta farketmedigim, sonradan silinen bu ifadeye
neden
kesinlikle karsi oldugumu simdi anlatacagim, ama once dikkatinizi
cekeyim ki, bu
ifadeye ragmen metni Israil yanlisi bulan (benim icin eski) dostlarimiz
oldu.
Cünkü metnimiz “Israil ordusuyla Hamas arasinda süren savas, bütün
savaslar gibi”
diye basliyor. Oysa imza verebilecegini düsündügümüz bu arkadaslarimiz
Israil’in
mahkum edildigini görmek istiyorlardi. Öncelik Filistin’deki kardese;
terörize edilen,
saldiri hedefi haline gelmis Istanbul Yahudileri sonra...
Türkiye’deki arkadaslar acikca baski altinda kaldilar, Almanya
antisemitizmin
anlaminin nisbeten daha iyi bilindigi bir ülke oldugundan burada benim
gibilere
tepkiler daha hesapli, sinsice, kendini gizleyerek ve uzun vadede
geliyor. Neyse,
antisemitik olur mu acaba bu diyecegim, diye endise etmeye gerek
görülmeyen
Türkiye’de, insan haklarini, kadin haklarini savunuyoruz diye yola
cikmis email
gruplarinda arkadaslar karinlarindakini bir güzel döktüler: “ortada
savas falan yok.
katliama girisen bir Israil devleti ve seçilmis temsilcileri Hamas
araciligiyla kendini
savunan bir Filistin halki var.”
IslamOnline.net haberine gore Tayyip Erdogan Bati dünyasini Hamas
demokrasisine
saygi duymaya cagirmis. Eski arkadaslarla Islamcilarin demokrasiden ayni
seyi
anliyor olmalari oldukca hazin. Israil’e duyulan nefret, siyonizme
duyulan ezeli
nefret gözleri öyle karartiyor ki, is islamci terörist bir örgütü
savunmaya kadar
variyor. feminist@yahoogroups.com grubunda bu tür sözler sarfedenler, ya
kurtulusu seriatta görüyor ya da Arap kadinlarin kurtulusunu istemiyor.
Filistinlilerin
iyiligini isteyen Hamas’i savunamaz. Filistin’in iyiligini istiyorsaniz
ona özgürlügü
neden layik görmüyorsunuz?
Pakistan’da islamcilarin okula giden kizlari avlamaya ciktiklarina,
Hristiyan kizlari
seks kölesi olarak kullandiklarina nasil göz yumulabiliyor sorusunun
cevabi
buralarda bir yerde sakli herhalde.
KIM BEBEK ARABASININ NERESINDE DURUYOR, ONA BAKMAK LAZIM
Hamas daha gecende 70 yasindaki dahil, 6 kisiyi kursuna dizdi; El
Fetih’le
birbirlerinin cocuklarini öldürdüler, o zaman kimse „bebek katili“
olmuyor, akitilan
kanlar unutulabiliyor. Antisemitizm ayni zamanda kör ve sagir edici:
Hamas
http://antisemitizmehayir.blogspot.com
http://www.taraf.com.tr/haber/26037.htm
evlerimizi hedef haline getiriyor, kendilerine bir sey olmuyor, olan
bize oluyor, diyen
Arap genc kizin ne sesine kulak veriliyor ne de televizyondaki görüntüsü
akilda
kaliyor. Bir kizin Israil bombalariyla öldürülmesinden sonra ailesi „savasin
müsebbibi
Hamas’tir„ dedi. (Al-Aqsa TV, 29.12.08)6 Ama dünyanin antisemitleri „zalim
Yahudi“nin sivilleri öldürdügü propagandasini yapmaya devam etti.
Okullari askeri
hadef haline getiren, cocuklari istismar eden müslümanlar olunca cocuk
haklari
savunuculari da yerin dibine girdi.
Bir tarafta Gazze varsa, Gazze cocuklari varsa öte tarafta da Sderot,
Askelon var.
Beersheba neresidir biliyor muyuz? Önemli degil, önemli olan „bebek
katili Yahudi“
figürünü yasatmak. Yahudi’nin sivili olmaz, onlarinki evlat sayilmaz.
Gazze’dekilerdir
kadin, cocuk; onlardir bizimkiler.
Hamas, Hizbullah, El Fetih hepsi, ne kadar cocuk cesedi gösterirsek
islami zafer o
kadar yakin diyor. Ama Israillilerin sürekli korku icinde yasamasi icin
islamci Arap
örgütlerin kendi sivillerini kalkan olarak kulanmasi ahlaken
sorgulanmiyor.
Savas kötüdür, acimasizdir, ama bu durumda bile asgari ahlak, hukuk
ariyorsak
once bebek arabasinin arkasina gecen kim, kendini ona siper eden kim,
ona bakmak
lazim. Hamas "milletvekili" Fethi Hamad, siyonist düsmana karsi
kadinlari ve
cocuklari kalkan olarak kullandiklarini gururla aciklamisti. (Al-Aqsa
TV, 29.02.08)
Güncel kanit görmek isteyenlere:
http://edition.cnn.com/video/#/video/world/2009/01/25/penhaul.gaza.militant.fighters.cnn
Ellerine
tas, sapan, yüreklerine Yahudi nefreti koyan Yaser Arafat’tan bu yana
Arap
cocuklarin suistimalinde yogunlasma sürüyor; antisemitzm nefret
yeminleri artik
askeri törenlerle yapiliyor, bebelere üniformalar giydirilip, taslarin
yerine gercek
silahlar veriliyor. Islamcilar cocuklari intihar bombacisi olarak
yetistiriyor. Ama bu
militarizm, bu mashizm Yahudilere karsi olunca ne insan haklari
dernegini rahatsiz
ediyor ne de örnekteki feministleri.
Filistinli cocuklarin gelecegini karartanlar gözü kapali Filistin
savunuculugu
yapanlardir. Cocuklari Hamas suistimalinden koru!
Ahlaken hala yol gösterici olan, dünyanın üçüncü kadın başbakanı Golda
Meir’in
sözleri:
„Baris, Araplarin kendi cocuklarina olan sevgileri bize duyduklari
nefretten fazla
oldugu zaman gelecek.Baris gelirse, bir gün belki Araplari ogullarimizi
Palestinian girl: Hamas responsible for war:
www.youtube.com/watch?v=fLIdxF-GHWw
Real Face of Hamas:
www.youtube.com:80/watch?v=7_OGhj43GAE
„Peace
will come when the Arabs will love their children more than they hate
us.“ 1957’de Israil
Disisleri Bakani iken Wasington’da bir basin konferansinda.
öldürdükleri icin hemen affedebiliriz, ama bizi onlarin ogullarini
öldürmeye
zorlamalarini affetmemiz bundan daha zor olacak.”
EZELI ANTIISRAIL PROPAGANDACILAR
Ekim 1990 tarihli Hamas'in el ilanlarinda (Nr. 65) „Yahudileri öldürün,
evlerini,
varliklarini atese verin, Yahudi öldürmek müslüman olarak görevimizdir“
deniyor. Ve
bu, o zaman kazaren yapilmis bir yanlislik degil; Hamas örgüt
ilkelerinin 7.
maddesinde de konu Israil degil, direkt "Yahudi", orada da her
müslümanin
görevinin Yahudi öldürmek oldugu söyleniyor. Ama basinin pek itibar
ettigi eski
solcu ve yeni islamci Filistin uzmanlari bunlari ne duymak ister ne de
duyurmak.
Islamci örgütler intihar bombacilari saliyor Israil sivillerinin arasina.
Ne kadar cok
Yahudi öldürürlerse, cennetin kendileri icin o kadar garanti olduguna
inanan bu
bombacilari fail olarak görmeyen bu uzmanlar insan haklari konulu
panellerin de
konusmacilari oluyorlar. Bu fanatizm hangi insan haklarina sigiyorsa.
Filistin uzmanlarinin isi gercekleri carpitmaktir. Alalim Oral
Calislar’in
Israil’i
fanatik terörist Hamas ile esitledigi yazisini: “Her ikisinin gerekçesi
de kendi halkini
korumak, onlarin huzur içinde yasamasini saglamaktir. Israil’in
uyguladigi devlet
terörü simdiye kadar Filistin’den Israil’e yönelen terör eylemlerini
engelleyemedigi
gibi, Filistin içinde siddet yanlisi egilimi güçlendirdi.“
Görüyor musunuz, eger onun Filistininde siddet, Araplarin birbirlerini
kiracak
noktaya gelmisse, onun da sorumlusu Israil. Tipki antisemitizmden dolayi
Yahudilerin suclandigi gibi.
Yazinin
tamami aslinda esitler gibi yapip, esas kinanmasi gereken hedef olarak
Israil’i isaret ediyor. Israil, icinde „sahin“leri güclü olan devletmis.
Hamas güvercin!
Bir yanda „ezici“ Israil ve onun devlet terörü var, öteki minnak bir
örgütün zavalli
cirpinislari.
Israil devletine nefret duymayi mesrulastirmak, tek Yahudi devletini
haritadan silme
düsüncesine karsi cikmamak, soykirima acik cek vermektir. Dünyanin dört
bir
yanindaki bilumum ayricilikci örgütlere sempati duyup her birinin devlet
kurmasini
bilip bilmeden hak olarak kabul eden Türkiye solunun, sira Yahudilere
gelince,
onlara bu hakki tanimamasi düpedüz antisemitizmdir! Israil’i dünyanin
Yahudisi
yapip, ona diger bütün devletlerden farkli standart uygulamak
antisemitizmin ta
kendisidir.
“When peace comes we will perhaps in time be able to forgive the Arabs
for killing our sons. But it
will be harder for us to forgive them for having forced us to kill their
sons.“ 1969’da Israil başbakanı
olarak Londra’daki bir basin konferansinda.
06/01/2009
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=915745&Yazar=ORAL%20%C3%87ALI
%C5%9ELAR&Date=06.01.2009&CategoryID=98
„Israil yaptiklariyla hem Turkiye'de hem de butun dunyada antisemitist
damari da sahlandiriyor“...
Bu da kuyerel@googlegroups.com grubunda yazilmisti.
Allah allah diye gönderilen Iran roketleri, camilerin kisla,
hastanelerin karargah
olarak kullanilmasi, ambulans kacirmalar, bu bilgiler, bir diger ezeli
Israil düsmani
olan Ayse Karabat’in da haberlerine, röportajlarina girmez. Onun yerine
Hamas
övgüsü:
“Hamas uluslararası tanınma istiyor. Bu tanınma için de kendisine üç
koşul
dayatılıyor, Đsrail’in varlığını tanı, terörü kına, daha önce yapılan
anlaşmaları kabul
et. Baktığınızda Hamas uzun süreden beri intihar saldırısı düzenlemiyor,
seçimlere
katılması bile dolaylı yoldan Oslo anlaşmalarını tanıdığını gösteriyor
ve Đsrail’e biz
aramızda anlaşalım ama asıl çözümü on yıl sonraya, bizden sonrakilere
bırakalım
diye özetlenebilecek Hunda önerisi, aslında yine dolaylı bir tanımayı
içinde
barındırıyor. … Đsrail halkı bir türlü aslında Gazze’den
çekilmediklerini, balıkçıların
bile bir kilometre öteye gitmesine izin verilmediğini görmek, bilmek
istemiyor. Kolay
mı insanın kendi ülkesinin askerlerinin hiç yoktan katliam yaptığını
kabullenmek,
hele ki müthiş bir propaganda altındayken.„11
Gercekleri propagandistler böyle carpitir iste: „Hamas uzun süreden beri
intihar
saldirisi düzenlemiyor“mus. Soralim bakalim, nedir bu „uzun süreden
beri“, ne
zamandan beri? Israil, vatandaslarini bu saldirilardan korumak icin
duvari
ördügünden beri! Yani Hamas intihar saldirisi „düzenlemiyor“ degil,
düzenleyemiyor,
bu konuda basarili olamiyor artik. Karabat nasil da unutuveriyor
Israil’in koruma
duvarinin rolünü. Halbuki aleyhinde az yazmamisti kendisi: „Demirden bir
duvar
örmek istiyordu Siyonistler Israil'in etrafina. Herkesi ve her seyi
Israil'den uzak
tutacak demir bir duvar.“
Yahudiler korumasiz kalmalidir, duvarsiz, desteksiz. Antisemit dünyada,
Yahudilerin
kendilerini savunmasi karsi tarafin soykirimidir. Yahudilerin yasami
sözkonusu
olunca insan haklari ezber laflarinin bile rafa kaldiriliyor olmasi
antisemitizmden
baska bir sey degil.
ANTISEMITIZME KARSI ANTISEMIT METINLER
Israil’in varligini isgal olarak gören / gösteren ve islamci terörist
örgütleri güzelleyen
haberler yetmezmis gibi güya antisemitizme karsi yapilan basin
aciklamalari da
Israil nefretiyle dolu. Nefret ediyorlar, ama antisemit degiller, hasa!
Yahudiler cocuk kacirip kaniyla hamur yoguruyor, onlar Isa’nin katili
vb. iddialari
olan arkaik antisemitler Yahudi ile kani, vahseti muhakkak birarada
kullanirlar.
Dikkatli, sogukkanli, hesapli Israil düsmanlari ise ayni icerikle ama
antisemitizmle
suclanmayi bertaraf ederek antisemitlik etmenin yollarini ararlar.
Israil Hükümetinin
„sivillere karsi acimasiz ve orantisiz saldirisindan“ söz etmenin „zalim
Yahudi“ diye
bagirmaktan daha etkili oldugunu bilirler.
http://www.birgun.net/report_index.php?news_code=1231759058&year=2009&month=01&day=12
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=121729
„Yahudi Düsmanligi Yapmayin, Ortadogu'da Baris ve Insan Haklari
Hareketini
Görün“13 baslikli yazi ise akli selime davet ederken antisemitizmden cok
Israil’i
kiniyor, kinamanin hakliligina vurgu yapiyor. Okurun gözünde Israil icin
olumlu puan
anlamina gelecek ne varsa ya yok sayiyor ya da o puanlari Araplarin
hanesine
yaziyor: Israillilerin baris ve insan haklari hareketinden söz ederken
“Ortadogu'da
baris ve insan haklari hareketi” diyerek sanki Filistinli baris
örgütleri varmis gibi bir
izlenim birakiyor. Yani yaniltici. Neden hic Filistinli savas karsiti
örgüt yok, ona
deginmeyeceksiniz ki, okuyan her iki tarafta da oldugunu sansin. Aksi
halde,
Hamas’in muhaliflerini Israil isbirlikcisi olmakla suclayip infaz
ettiginden söz etmek
gerekebilir. insan haklari, baris falan savunma iddiasindayken bunlar
hic yakisik
almayacak tabii.
"Irkciliga ve Yahudi Dusmanligina Hayir" baslikli bir imza metnine göre
ise, tamam,
Israil’de e savaşa "dur" diyen on binlerce insan var, ama “dünyanın her
yerinde
olduğu gibi”… Siddet uygulayani Israil olarak saptayan metin, evet,
Israil
saldirgandir, Filistin topraklarini isgal edendir, katliamcidir, fakat
tüm Yahudileri
sorumlu tutmayin, diyor. Bazilarini ayirin, gerisi hakkiniz, demek
gibi.14
Antisemit bir örgütü destekleyerek antisemitizme karsi metin yazmak da
iyi cesaret
dogrusu. Insan Haklari Gündemi Dernegi15 , irkçi, antisemitist ve
yabanci düsmanligi
içeren beyanlara karsi cikisi, sözkonusu beyanlardan farkli degildi:
Israil’in
Gazze’deki vahseti! Israil insancil hukuku ıhlal etmektedir!
Baris Girisimi’nin16 çağrısi ise alenen Cuma nazami cikisi seriat icin
yürüyenlerin
söylemiyle ayni, "Đsrail'i Telin" başlıgini tasiyordu. Israil devletinin
Iran techizatli
Hamas ile savasi, tipki basbakanlari gibi, onlarin dilinde de cömertce „insanlik
suçu“... Israil Devleti'nin Gazze'de Filistinlilere kiyim uyguladigini
iddia eden Baris
Girisimcileri, 1915’te 1,5 milyon Ermeni ve yüzbinlerce Süryaninin
soykirimdan
gecirilmesini ama „büyük felaket“ olarak adlandiriyor ancak.
1915'te Osmanli müslümanlari 7 Ermeni öldürenin cennete gidecegine
inaniyorlardi,
varliklarina el koymak icin böyle bir inanca ihtiyaclari vardi. Bugünün
Türkiyesinde
Yahudi öldürenin cennete gidecegini vaaz eden islamci terör örgütlerini
bir türlü
kinayamamakla bunun bir baglantisi var mi, diye sormadan edemiyor insan.
”Onlar bu ülkenin vatandasi.. Bizim parçamiz.. Yüzyillardir yan yana iç
içe
yasiyoruz.. Israil hükümetinin orantisiz saldirisindan.. Çocuklari bile
öldürmesinden
Yahudi Düsmanligi Yapmayin, Ortadogu'da Baris ve Insan Haklari
Hareketini Görün, Bianet, 8 Ocak
2009
www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/111826/yahudi-dusmanligi-yapmayin-ortadoguda-baris-
ve-insan-haklari-hareketini-gorun
İsrail’in Gazze’de
sürdürdüğü insanlık dışı saldırıları kınıyoruz. Ama aynı zamanda
savaştan tüm
Yahudileri sorumlu tutmaya kadar varan Yahudi düşmanlığından da kaygı
duyuyoruz. Barışın temeli,
Đsrail’in şiddet politikaları karşısında Yahudilere yönelik ırkçı
söylemler üreterek kurulamaz. Bugün
dünyanın her yerinde olduğu gibi Đsrail’de de savaşa "DUR" diyen on
binlerce insanla birlikte biz de
katliamın sona ermesi ve Filistin topraklarında kalıcı barış ortamının
sağlanmasını talep ediyoruz. tüm
Yahudileri Đsrail’in saldırganlığından sorumlu tutmanın ırkçılık
olduğunu hatırlatıyoruz.“
http://irkciligaveyahudidusmanliginahayir.blogspot.com
Israil Insancil Hukuku Ihlal Etmektedir! INSAN HAKLARI GÜNDEMI DERNEGI
www.rightsagenda.org/main.php?id=352
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=23839
onlar mi sorumlu? Israil'de yasayan Yahudilerin de bir bölümü bu
acimasiz saldirilara
karsi.. Onlar da kendi hükümetlerine nefret yagdiriyorlar..”17
Mesru olan tek sey Israil devletine nefret duymak. Yahudi devleti
ortadan kalksin,
Yahudileri de; ama bizimkileri onlarla karistirmayalim, onlar „bizim
parcamiz“.
Buradaki biz’den iki sey anlasilabilir: Bir, “biz“ iyi olaniz, normal
olaniz, yasamasi
gerekeniz; bize ait olan da yasasin. Iki, Yahudiler bizim parcamizdir,
parcalarimiza
ihtiyacimiz var, onlari elimizde tutmamizi saglayacak kadar koruyalim.
Azinliklari
rehine gibi yasatan devlet, hükümet yalniz degil...
BU DA BIR TÜRKIYELILER DERNEGINDEN, HEM DE ALMANYA’DA
Frankfurt’taki Soykirim Karsitlari Dernegi’nin Türkiye basinina ve email
gruplarina
dagittigi „antisemitizme karsi mücadele çagrisi“ da Israil devletini
mahkum etmek
üzere kaleme alinmis. Metinde, bir tarafta kuralsiz savas yürüten,
cocuklari “bile
bile” katleden, savas suçu isleyen Israil devleti var, öte tarafta onun
katlettigi Filistin
halki. Israil, savasi tirmandirandir, savas kurallarini çigneyendir,
katliam yapandir,
öte tarafta hakkinda sözü edilenler “Filistin halkinin akli basinda
önderleri”...
Hitler gibi birinin secimle isbasina geldigi ve 6 milyon Avrupa
Yahudisinin
imhasindan sorumlu bir ülkede anti Israil propaganda yapiyor olmasi
ayrica dikkate
deger. Türkiye’dekiler izleyemiyor olabilirler; ama Almanya’da
televizyonda gördük;
Arap sivillerin kendilerini kalkan olarak kullanan Hamas’tan
sikayetlerini. SKD
üyelerinin benim gördüklerimi görmüs olmasi gerekirdi.
Türkiye'de youtube'a girmenin yasakli olusu, bilgiye ulasmanin önündeki
büyük
engellerden biri, cünkü Ingilizce falan bilmeden de orada neler oldugu
görülebiliyor.
Gerci hop oturup kalkmadan önce, taraflar ne diyor acaba, diye merak
edenin
bulacagi internet sayfalari yok degil. Ama kisitli. Mesela Israil'in
Ankara
Büyükelçiligi’nin ciliz bir web sitesi var.18 Ama zahmet edip tiklanacak
olursa hic
olmazsa su görülebilir: „18 Ocak 2009 günü (israil’in tek taraflı
ateşkes ilanından 12
saat sonra!) Hamas’ın, iki okul binasının arasından bir füze
fırlattığıni”...
Ama antisemitler olaylari ögrenmeye calismazlar, Israil’in karsisinda
kim varsa o
desteklenir; Hamas “Filistin halki” oluverir, Hizbullah da “Lübnanli
siviller”! Mahmut
Abbas bile, Misir, Suudi Arabistan bile Hamas'in sorumlulugunu teslim
etti de,
Türkiye kamuoyu etmedi; solu, sagi, dincisi, laiki kendinde infiale
kapilma hakki
gördü.
Baris isteyen, bunun icin adimlar atan Israil. Israilli muhalifler falan
demiyorum,
Israil devleti! Savasin müsebbibi ise Hamas'tir, ona silah, lojistik
destek veren basta
Iran olmak üzere bölgedeki antidemokratik müslüman ülkelerdir.
Onlar da bu topraklarin sahibi, Mehmet Tezkan, Vatan ,17.01.2009
http://haber.gazetevatan.com/haber.vatan?detay=Onlar_da_bu_topraklarin_sahibi&Newsid=218683&
Categoryid=4&wid=131
http://ankara.mfa.gov.il/mfm/web/main/missionhome.asp?MissionID=65
Ama antisemitlerin bilgilenmeye ihtiyaci yoktur; Israil dünya devletleri
arasinda
Yahudi olandir ve kim onu ortadan kaldirmaya calisiyorsa desteklemeli...Yahudi
devletini elestirmek icin yanip tutusmak, acaba neler oluyor, Israil ne
diyor peki,
diye merak etmeden infiale kapilmak; söyle sere serpe, aman antisemitlik
yapmis
olur muyum acaba falan demeden, hic sorgulamadan ve sorgulanmayacagindan
emin olarak onu elestirebilmeyi istemek antisemitizmin kendisidir.
Yahudi devletini
haritadan silmek lazim, deyip atom bombasi yaptigi halde „Iran
elestirisi“ diye bir
kavram lugatlarda yok, soykirim yapan müslüman ülke de tabii: „Sudan
elestirisi“
diye bir sey duydunuz mu hic?
Israil savas sirasinda el ilani dagitiyor sivillere; bulundugunuz yerden
bize füze
firlatiliyor, orayi bombalayacagiz, cikin ordan deniyor. Hatta telefonla
ariyorlar!
----------------------------------------------
TARAF GAZETESI
KUM SAATI
AHMET ALTAN 9.3.2009
http://www.taraf.com.tr/makale/4363.htm
------------------------------------------------------
Tuesday, July 20, 2004
Ambassador Kamuran Gürün passed away
By Denis Ojalvo
The protagonist of Turkish-Jewish ties in the post 1980 military
intervention era, former Undersecretary of the Turkish Ministry of
Foreign Affairs, Ambassador Kamuran Gürün passed away.
By Denis Ojalvo
In
July 1980, Israel declared Jerusalem as its capital. In August, the
Turkish government suspended
the activities of its General Consulate in
that city.
On the 12th of September 1980, the Turkish army took control of the
state in order to prevent an
imminent civil war
which, was about to be
triggered by the daily clashes of left and rightwing militants.
The National Security Council (NSC) consisting of the top military
establishment of Turkey, appointed
Ambassador Ilter Türkmen as Minister
of Foreign Affairs and Ambassador Kamuran Gürün as his
undersecretary.
In his book titled Tumultuous Years – memoirs of an Undersecretary
published in 1995, Ambassador
Gürün provides his readers with first hand
and most authoritative information regarding the debut of Turkey’s
ties
with the American Jewish Establishment.
Since the assassination of its diplomats by an Armenian avenger in
Los Angeles in 1973, the Turkish
foreign policy making has been under
the mortgage of genocide allegations by the Armenian Diaspora
who has
been pressing for the recognition as such, of the mass deportations and
killings of Armenians
which took place in 1915 in the Ottoman Empire’s
Eastern Anatolian provinces.
On the 15th of July 1974, The Greek Cypriot national Guards led by Nikos
Sampson, made a coup in order
to annex the island to Greece. This
prompted an intervention by the Turkish military on the 19th of July,
which lasted until the 22nd. Having obtained no tangible result, The
Turkish military made a second
landing on the 14th of August and took
control of the northern part of the island.
The Greek Americans mobilized their lobbying skills in order to drive
the Turkish forces out of the island.
By the same token, the
Armenians jumped in the wagon and together with the Greek Lobby formed
one
of the most formidable Anti-Turkish fronts thwarting all American
congressional resolutions regarding Turkey.
Turkey’s efforts to deal with this phenomenon by enlisting the support
of the Jewish Lobby date back to
1974 when the Governor of Istanbul Mr. Vefa Poyraz, upon instructions received from the government,
established
contact with the notables of the Turkish Jewish community and asked them
to take part in
Turkey’s efforts to explain the reasons of Turkey’s
intervention in Cyprus.
In the mean time on the 17th and 18th of December 1974, the Greek Lobby
managed to have both the
Congress and Senate vote a resolution on an
arms embargo on Turkey. This resolution was effective as
per the 5th of
February 1975.
The Armenian Lobby took advantage of the conjuncture and managed to have
the Congress and Senate
pass joint Resolution No. 148 on the 9th of
April, designing April 24, 1975, as "National Day
of Remembrance of
Man's Inhumanity to Man".
Jak kamhi and Fred Burla, two Jewish industrialists took part in the
task force sponsored by the Turkish Industrialists Union which visited
the USA on 6-16 September 1975 for lobbying against the arms embargo.
Below is a summary of Ambassador Gürün’s contacts with The Jewish Lobby
and the involvement of
Turkish Jews in Turkey’s lobbying efforts, as
reported in his previously mentioned memoirs.
When he took office as under-secretary of the Ministry of Foreign
Affairs, Ambassador Gürün inherited
an even bleaker situation owing to
the fact that on top of Turkey’s occupation of Northern Cyprus and
Armenian Genocide allegations, he had to advocate the legitimacy of the
newly established military regime
in Turkey.
Ambassador Gürün was seeking the support of the West against the
raging Armenian terrorism which,
in a span of 11 years from 1973 to 1984
claimed the lives of 41 Turkish diplomats and consular staff.
In
that scope, he thought that it was important to organize the Turkish
Diaspora, especially the one in the USA,
and establish a Turkish lobby
which would explain to the world public opinion Turkey’s points of view
on the afore mentioned subjects.
Following the military intervention of September 12th 1980, Mordo
Dinar, a Turkish lawyer and member
of the Turkish Jewish community,
contacted Ambassador Gürün in Ankara on his own initiative and
proposed
to organize meetings with the press and the audio-visual media.
Ambassador Gürün contacted
the Turkish Ambassador Adnan Bulak in Paris
and asked him to cooperate with Mordo Dinar.
Mordo Dinar who covered his own expenses, managed to block the
broadcasting of certain French Television programs which, were
unfavorable to Turkey. He was present during all meetings with the
members of the
Jewish Lobby, the following year in New York.
According To Ambassador Gürün, Mordo Dinar and Jak Kamhi have been the
first two persons with
whom The Turkish Ministry of Foreign Affairs
cooperated in order to explain the Turkish point of view
especially in
France and the USA, in order to forestall the adverse currents regarding
Turkey.
Jak Kamhi was the person who found the lawyer who represented Turkey
in the case of the Orly Massacre
perpetrated by Armenian terrorists.
Ambassador Gürün established that the center of the Anti-Turkish
activities sponsored by the Armenians
was the American Congress in
Washington. And that the Armenians were trying to enlist the Jewish
Lobby to back their efforts.
It was again, Jak Kamhi who through the Turkish Jewish and the American
Jewish Communities,
prevented the Armenians from taking part in the
Holocaust Museum and who fulfilled an important
role in the
establishment of a Task Force of non-governmental prominent figures.
Few people know the unforgettable services rendered by these two friends
of ours.
Mordo Dinar and Jak Kamhi deserve a great “Thank You”.
On the 12th of February 1982 a delegation of the Jewish Community in
Turkey led by the Chief Rabbi
David Asseo and whose participants were
Jak Kamhi, Jak Veissid and Eliezer Kohen visited the Head
of the State
General Evren.
Ambassador Gürün prepared a report for the NSC meeting which, had to
take place on the 18th of March
1982. One of the topics on the agenda
was whether to allow the Jews of Turkey to participate to
international
Jewish gatherings. It was judged that the Turkish Jews provided
proof they could lobby
on behalf of Turkey in those forums. The head of
State, General Evren, opened the matter for discussion.
The Minister of
Foreign Affairs Ilter Turkmen opposed the granting of a permission to
Turkish Jews to
participate to the meetings of the World Jewish Congress
on the grounds that this would harm the
relations between Turkey and the
Arabs.
Ambassador Gürün paid a visit to General Evren on the 24th of March
1982, before traveling to the USA
where he was to meet with Jewish
organizations. It was agreed between the two that his contacts would
be
kept secret for the time being. In his meetings with Jewish
Organizations, Ambassador Gürün
emphasized Turkey’s will to cooperate
with these against terrorism and informed them on the allegations
of
Genocide made by the Armenians and their efforts to hide behind Jewish
organizations. The Jewish
organizations asserted that they would not
contest historic events, but that they were ready to back
Turkey and
cooperate against terrorism.
Mordo Dinar had a meeting organized by the vice-president of the
International Law Society,
Mr. Seymour Rubin (a Jew) where columnists
from the New York Times, the Washington Post, Newsweek,
Foreign Policy
as well as commentators of the TV chain CBS participated along with
specialists of the
Middle east Institute. That meeting provided
Ambassador Gürün with the opportunity to answer many
questions regarding
Turkey and its foreign policy, including the Armenian issue.
Following Ambassador Gürün’s journey which lasted until the 1st of May,
on the 21st, took place a meeting
of the NSC where General Evren asked
whether it was appropriate to allow Turkish Jews to participate
in World
Jewry’s meetings. This time the Minister of Foreign Affairs (Mr. Ilter
Türkmen) did not oppose
and General Evren gave the necessary
instructions to the office of the Prime Minister who in its turn
instructed the Governor of Istanbul accordingly on the 27th of May 1982.
After the meeting, some participants asked the minister why he denied
that permission during the
previous meeting. The minister replied that
he was opposed to contacts with the Jewish Lobby.
Ambassador Gürün emphasized that the existential question Turks have to
ask themselves is who
would take advantage and who would be harmed by
the weakening or dismemberment of Turkey?
He points that in the setting
of those days it would be difficult to assume that Russia, Bulgaria,Greece,
Syria and Iraq would care. That Iran, Saudi Arabia and
Jordan would be indifferent.
The ones that would be nervous and unwilling to see Turkey weaken
would be the USA and as strange
as that may seem, Israel. Therefore,
Ambassador Gürün suggested a NSC meeting to be convened
in order to
determine the interests of Turkey and fix the principal guidelines of
its foreign policy.
Ambassador Gürün pointed on two means for handling the Armenian
Question, and the Kurdish Question
when this one is likely to manifest
itself. These are:
1- To
fulfill all of Turkey’s necessary obligations at the national level
2- Given that Turkey is unable to achieve its goals all alone, to seek
partners which share the same
perspective and goals with Turkey at the
conceptual and operational levels.
He
concluded that the only natural ally against the powerful Greek and
Armenian Lobbies is the
(American) Jewish Lobby.
Under the given circumstances, taking advantage of the Jewish Lobby
becomes a matter of national interest.
Turkey cannot sit and watch,
given the danger of dismemberment, just not to offend the Arabs.
The
interests of Turkey take precedence above any other thing.
Ambassador Gürün pointed to the fact that the American Congress is
abundant of Anti-Turkey
propaganda and that if Turkey antagonized with
the Jewish Lobby, not one decision favorable to Turkey
would pass the
Congress.
He remarked that the Jewish Lobby was able to assert its will on the
German Government, provide
anxiety to the French, and fight with the
Russian. In his opinion, what makes things move is not
Israel but the
Jewish Lobby. Turkey doesn’t need to contact this lobby officially
to enlist its support.
This could easily be done by Turkish Citizens
(Turkish Jews). That is the reason why Ambassador
Gürün has been in
favor of allowing the representatives of the Turkish Jewish Community
participate
to the meetings of the World Jewish Congress.
On the other hand, the Ministry reprimanded Turkish Americans for
criticizing with an advertisement
a plot against Israeli diplomats
drawing parallels to plots perpetrated by Armenian terrorists against
Turkish Diplomats. Ambassador Gürün thought that this reprimand by the
Turkish Foreign Ministry
was misplaced.
On the 5th of May 1982, Ambassador Gürün submitted the NSC a report
of 61 pages regarding his
contacts abroad. He was received by the
Head of State and told by the Secretary General of the NSC,
General Necdet Urug, that all his oral and written suggestions were agreed with.
His suggestions would
be discussed in a meeting of the NSC to which
would participate Ambassadors Sukru Elekdag of Washington
, Coskun Kirca
of New York and Adnan Bulak of Paris. The NSC meeting took place on the
21st of May 1982
and Ambassador Gürün read the “Reflections and remarks”
part of his report. Ambassador Elekdag
underlined the importance of the
Jewish Lobby and stressed the necessity of establishing contacts
with
that lobby and the Israeli ambassador. Thus, Ambassador Gürün became
aware of existing
restrictive instructions on this subject. Ambassador Coskun Kirca mentioned Arab countries’ attitudes vis-à-vis Turkey at the
United Nations and stressed the importance of the Jewish Lobby. In
conclusion, the Head of State affirmed that it was in Turkey’s interest
to take advantage of the Jewish Lobby.
In his meeting with General Urug (Secretary General of the NSC), the
latter told Ambassador Gürün
that nobody until then thought about
organizing a Task Force (consisting of non-governmental
prominent
figures) and lobbying organizations, and that if he could
institutionalize this subject,
he would have rendered the country a big
service. General Urug requested Ambassador Gürün to
commit himself to
this task meticulously.
Ambassador Gürün was received by the Head of State on the 8th of
September 1982. In that meeting,
he informed the latter of his
divergences of opinion with the Minister of Foreign Affairs Mr. Ilter
Türkmen,
which caused communication problems.
These were:
1- That
the Minister of Foreign Affairs opined that the Head of State should
take part at the Islamic
Conference without the presence of Ambassador Gürün.
2- That the Minister of Foreign Affairs thought that Turkey’s relations
with Israel should be suspended,
whereas Ambassador Gürün was against
such a measure.
3- That the Minister of Foreign Affairs was against a cooperation with
the Jewish Lobby, but that
Ambassador Gürün was in favor of such
relations.
4- That since Ambassador Gürün’s points of view were met favorably (by
the NSC), the Minister ceased
discussing those points with him.
In conclusion, we know that the points of view of the Minister of
Foreign Affairs Mr. Ilter Türkmen
prevailed on those of Ambassador Gürün
and that his endeavours did not come to fruition during hi
s tenure as
undersecretary of state.
However, that policy would change with the accession of Prime Minister
Turgut Özal to power on the
13th of December 1983.
From 1984 onwards, the relations between Turkey and the Jewish Lobby
were nurtured. The culmination
of the mutual efforts to enhance
cooperation between the parties was the celebration of the
Quincentennial (in 1992) of the welcoming of Spanish Jews who were
expulsed from their country, in
Turkish lands.
The Turkish Jewish Community contributed its share to those relations
with the blessing of consecutive
American governments since then.
Those relations led to a strategic partnership between Turkey and Israel
in 1996.
Both the Turkish and Israeli governments should not spare their
efforts for safeguarding that precious
relationship which took so much
toil to achieve.
We respectfully bow in front of the memory of this outstanding
diplomat with exceptional foresight, H.E.
Ambassador Gürün, the
protagonist of renewed Turkish-Jewish ties, and send our condolences to
his loved ones.
Denis Ojalvo